9 Temmuz 2012 Pazartesi

KARABASAN

İSMET KALE


"İnsanları birleştiren yalnızca iki güç vardır: Korku ve ilgi."

Napolyon Bonapart




Bir anda küçüldü göz bebekleri. Yuvarlak halkalara çarpan parlak ışık tüm hislerini almıştı sanki. Acıyla doğruldu. Belinde derin bir ağrı vardı. Işık kapanmıştı ve şimdi çevresine daha rahat bakıyordu. İlk anda yaşadığı kısa körlüğü atlattıktan sonra düşünceleri yerine gelmeye başladı.
“Neredeyim ben?” dedi telaşla. Sesi bir fısıltı halinde çıkıyordu. “Neredeyim ben?”  Ve sonra fark etti ışığın yokluğunu. Karanlıktaydı. Sonsuz bir karanlıkta… Nefes alamıyordu sanki. “Ne olur ışıkları açın!” diye haykırdı. Boğuk sesi karanlığın içinde yankılanıyordu. Gözyaşları boşalmaya başladı. Hayattaki en büyük korkusunun içindeydi. Karanlık…
Çaresizce tek bir kelime fısıldayabildi. “Lütfen… Lütfen…”

* * *
“Ölmüş,” dedi doktor. “Kalbi durmuş. Herhangi bir hastalığı yok. Çok garip. Kalp krizi geçirmemiş. Sanki kalbi bir anda durmuş gibi. Hiçbir neden yokken…”
Doktor odadaki iki polise bakarak gülümsedi. Fakat karşısındaki adamlar son derece ciddi duruyor ve kaşları çatık bir vaziyette kendisine bakıyorlardı.
“Yani bu bir cinayet mi?” dedi Nejat. Otuzlu yaşlarda iri yarı bir adamdı. Doktor onu ilk gördüğünde kasları ve 1.85 civarı olan boyu dikkatini çekmişti. Gerçekten de güzel bir vücudu vardı. Buruk bir kıskançlık hissetmişti 38 yaşındaki doktor.
“Cinayet olduğuna dair hiçbir belirti yok. Kalbi durmuş. Herhangi bir darp izi ya da vücuda verilmiş bir maddeye rastlamadık.”
“Aldığımız ifadelere göre insanlar bağırışlar duymuş.” dedi Serkan. Nejat’a göre daha kısa ve zayıftı. Fakat daha atik olduğu da belli oluyordu. “Adam ‘Ne olur yapma,’ diye haykırmış. Sesi neredeyse tüm sokaktan duyulmuş. Sonra da ‘Lütfen!’ diye bağırmaya başlamış”
Doktor düşünceli bir şekilde polislere baktı. Ne söylemesi gerektiğini düşünüyordu. Onların anlattıklarına göre bunun bir cinayet olması büyük bir ihtimaldi. Fakat kendi araştırmaları ve otopsi sonuçları tam tersini söylüyordu.
“Bilemiyorum. Ben size sadece bilimin sözlerini aktarıyorum. Bana sorarsanız bunun cinayetle uzaktan yakından bir alakası yok.”
İki polis olduğu yerde kıpırdandı. Başka bir şey öğrenemeyeceklerini anlamışlardı. “Bize söyleyeceğiniz başka bir şey var mı doktor?” dedi Nejat. Kaşları çatıktı. Gözleri cevap arayan bir adamın beklentileriyle doluydu.
Doktor başını iki yana sallayarak “Hayır,” dedi. Bunun üzerine iki ortak arkalarını dönerek kapıya doğru ilerlediler.

* * *
“Ulan bütün boktan olaylar bizi mi buluyor abi ya?” Serkan yüzünü ekşiterek konuşuyordu. Direksiyon başındaki Nejat hafifçe gülümsüyordu.
“İşimiz boktan olayları çözmek oğlum. Ne bekliyorsun ki?”
Serkan derince iç çekerek “Ne düşünüyorsun?” dedi. Nejat suratındaki gülümseyişi yok etti ve gözlerini yoldan ayırmadan bir süre sustu.
“Doktor cinayet değil diyor. Ama ne bileyim, o kadar insanın söyledikleri, duydukları çığlıklar… İçim bir türlü rahat etmiyor anlayacağın. Biraz daha soruşturalım. En azından elimizden geleni yapmış oluruz.”
   Serkan onaylarcasına başını salladı ve cesedin bulunduğu eve doğru hızla ilerlediler. Evin içerisine sinmiş ağır bir küf kokusu vardı. Bunaltıcı, iç karartıcı bir hava hakimdi ortalığa. Oksijenin azlığı belli oluyordu. Önceden gelen ekipler tüm evi incelemiş, ölümün cinayet olabileceğine dair bir şeyler aramışlardı. Fakat sonuçlar herhangi bir tersliğin olmadığını gösteriyordu.
Nejat yavaş adımlarla salonda bulunan aynanın önüne doğru gitti. Berbat göründüğünü düşündü. Yavaşça saçlarını düzeltirken Serkan’ın sert bakışlarını fark etti ve gülümseyerek saçlarını düzeltmeyi bıraktı.
“Burada bir iş yapıyoruz, sen yakışıklılığını düşünüyorsun.”
“Sana ne be kardeşim. İkisini de ayarlarım ben.”
Serkan konuyu daha fazla uzatmayarak evin içinde gezinmeye başladı. Daha önceden gezdiği için bütün odaları, evin her köşesini ezberlemişti. Gözden kaçırdığı bir şeyin olabileceğini düşünerek tekrar tekrar dolaştı odaları.
Nejat da bir yandan cesedin bulunduğu yeri inceliyor, parkelerde olabilecek ufak bir toz kalıntısı, bir ayak izi arıyordu. Profesyonel ekipler tarafından incelenmiş olan bu evde başka bir şey bulamayacaklarını ikisi de fark etmişti.
Evin kapısı gıcırdayarak açıldı. İki polis de aynı anda dönerek kapıya baktılar. İçeri giren yaşlı bir kadın kaşlarını çatarak onlara bakıyordu.
“Burada ne yapıyorsunuz” dedi kadın.
Nejat kimliğini çıkartarak “Biz polisiz,” dedi.
Kadının suratında memnun olmuş bir ifade belirdi. Hemen ardından samimi bir acı… “Zavallı Bekir,” dedi. “Pek de neşeli bir çocuktu.”
“Siz kimsiniz hanım efendi?” diye sordu Serkan.
“Ben Bekir’in ev sahibiyim.” dedi kadın çatallaşmış sesiyle. Nejat kadını dikkatle inceledi. Dün çevredeki herkesin ifadelerini almışlardı, fakat bu kadını hatırlamıyordu. “Bu sabah geldim.” diye devam etti kadın. “Amasra’daki evimde dinleniyordum. Bekir’e olanları duyunca hemen geldim.”
Nejat kadını neden hatırlamadığını şimdi anlamıştı. Kollarını bağladı ve duvara yaslanarak ihtiyar kadını incelemeye başladı. Oldukça enteresan bir kadındı. Konuşması, saç kesimi, duruşu, her yönüyle garip ve korkutucu…
“Bekir Bey’in kalbi durmuş.” dedi Serkan. “Çevredeki insanlar çığlıklar duymuşlar. Fakat laboratuar incelemelerinde herhangi bir darp izi ya da bunun bir cinayet olduğunu düşündürecek bir şey bulamadık.”
Kadın ağzını şaklatarak “Garip,” dedi. Bunu söylemesine rağmen sesinde en ufak bir şaşırmışlık yoktu.
“Bekir Bey nasıl birisiydi?” diye konuşmaya katıldı Nejat.
Kadın bir süre düşündü. Sonra sanki bu soru hiç sorulmamış gibi Serkan’a hitap ederek “Karabasan’a inanır mısınız polis bey?” dedi.
Serkan şaşırmıştı, fakat yine de soruyu cevapladı. “Evet. Yani hemen hepimiz çocukluğumuzda bunu yaşamışızdır. Korkunç bir kâbus görürsünüz, fakat bağıramazsınız falan…”
 “Evet, biraz öyle. Fakat sormak istediğim, onun gerçekten de birisi olduğuna inanır mısınız? Aslında bir yaratık olduğuna ve korkularınızla beslendiğine?”
Nejat tüm kanı çekilmişçesine ürperdi. Biraz hareket etmek için yaslandığı duvardan doğruldu.
“Bunları niye soruyorsunuz?” dedi Serkan.
Kadın sade bir tebessümle ona baktı. “Pardon, isminiz neydi?”
“Serkan.”
“Serkan Bey. İnsanların en zayıf noktaları en büyük korkularıdır. Bir şeyden ne kadar çok korkarsanız, o kadar zayıfsınız demektir.”
“Ne demek istiyorsunuz?”
Kadın salonda bulunan ışık anahtarına bastı. Fakat odada hiçbir aydınlık belirmedi. “Bunu görüyor musunuz?”
Işık yanmamıştı. İki polis de dikkatle kadına bakıyordu. Devam etmesi gerektiğini anlayan kadın “Bekir karanlıktan korkardı.” dedi. Evinde ışıkları asla söndürmezdi. Oysa şimdi evdeki ampullerin hepsi patlamış. En ufak bir ışık bile yok.”
“Yani Bekir’in en büyük korkusunun karanlık olduğunu ve bu şekilde mi öldürüldüğünü söylüyorsunuz?”
“Hayır, öldürülmedi. Bekir karabasanın askeri oldu. Artık korkusuz, ama korkuya aç. O artık bir karabasan.”

* * *
“Kadın tam bir çatlak.” dedi Nejat. Merdivenlerden aşağı iniyorlardı. Serkan onu başıyla onayladı.
“Hem de ne çatlak…”
İki ortak arabaya bindikten sonra da kadının söylediklerini düşünmeden edemedi. Karabasan… İnsanların korkularıyla beslenen bir canavar. Bu kadar aptalca bir şey olamazdı. Düşünceleri bölense Nejat’ın ıslık şeklinde çalan telefonu oldu.
“Efendim,” dedi Nejat. Telefondaki sesi bir süre dinledikten sonra yüzündeki korkuyu Serkan da fark etti. “Tamam,” diyerek telefonu kapatan Nejat bembeyaz yüzüyle Serkan’a dönerek “Bekir… Cesedi ortalıkta yokmuş” dedi.
Hastaneye geldiklerinde başhekim hemen yanlarına geldi. Serkan sert bakışlarla başhekimi süzerken adam ne diyeceğini bilemeyen bir tavırla onlara bakıyordu.
“Beyler,” dedi başıyla selamlayarak.
“Neler oluyor burada?” dedi Nejat. Sinirlerine zor hakim olduğu belliydi.
“Bakın, neler olduğunu tam olarak açıklayamıyoruz; fakat çok enteresan şeyler olduğu kesin.”
“Evet, enteresan şeyler oluyor. Türkiye’nin en saygın hastanelerinden birinde bir cesedi kaybediyorsunuz.” Serkan bağırarak konuşuyordu artık.
“Lütfen sakin olun. Bu şekilde bir yere varamayız. Öncelikle size göstermek istediğim şeyler var. Buyurun gidelim.” Doktor elini sağına doğru açarak yolu gösterdi. İki ortak gösterdiği yöne doğru ilerlemeye başlamıştı.
Uzun koridorun sonuna geldiklerinde “Odama geçelim,” dedi başhekim. Cebinden anahtarını çıkardı ve odanın kapısını açtı.
İçeriye girdiklerinde odadaki evraklardan, tıkış tıkış dolu dolaplardan dolayı oluşmuş boğucu havayı hissetti Nejat. Etrafı incelemeye başlamıştı bile. Odanın her karesini ezberlemeye çalışıyor, bir gariplik arıyordu.
Başhekim masasına oturdu ve bilgisayarını açtı. “Size kamera kayıtlarını göstermek istiyorum.” dedi. “Bütün gariplikleri kaydeden kameraları…”
Nejat ve Serkan’da bilgisayarın başına geçti. Başhekim ekrana tıklayarak videoyu oynattı.
Morgun içini görüyorlardı. Her şey gayet normal gibiydi. Birkaç saniye böyle ilerleyen kayıtta garip hiçbir terslik yoktu. İçerideki birkaç görevli dışarı çıkıyor ve morg boş kalıyordu.
Nejat derin bir iç geçirdi. Fakat sonrasında gördükleri birden ürpermelerine neden oluyordu. Bekir’in kapalı olduğu haznenin kapısı bir anda açılmıştı.
Başhekim iki polise sırayla bakarak “Kamera kayıtlarını inceledik. Arada iki saniyelik bir boşluk var. Ne olduysa bu sırada olmuş. Fakat iki saniyede ortadan yok olmasını açıklayamıyorum.”
Serkan tüylerinin ürperdiğini hissetti. Bekir’in ev sahibinin söyledikleri aklına geliyordu. “O artık bir karabasan.” ‘Bunlar saçmalık,’ diye geçirdi aklından. ‘Kafanı topla.’
“Ve başka bir kayıt daha var. Beni asıl korkutan da bu kayıt.” Başhekim kaydı açtı ve ekranı korkuyla izlemeye başladı. Ekranda hastanenin kapısı görülüyordu. İnsanlar içeri girip çıkıyordu. Başhekim kaydı dondurdu ve köşede bekleyen adamın yüzüne yaklaştırdı.
Nejat bir an geri çekildi. Bir titreme bütün vücudunu sarmıştı. “Bekir bu.”
“Ta kendisi…”
“Ama nasıl…”
“Bilmiyoruz Nejat Bey. Olanları açıklayamıyoruz.”
Serkan odanın içinde dolaşmaya başlamıştı. Aklı karışık olduğunda hep bunu yapardı. Kadının söyledikleri bir türlü aklından çıkmıyordu. Aynı şeyleri Nejat’ın da düşündüğüne emindi. Şu anda tek istediği buradan gitmekti.
“Gidelim artık Nejat.” dedi.  “Gerisini bizim çocuklar halleder.”
Nejat başıyla onaylayarak odanın kapısına doğru yürüdü. Dışarıya çıkınca iki ortak da derin bir nefes aldı. Gerçekten de son derece korkunç bir gün geçiriyorlardı. Ve o anda korktukları şey tekrar oldu. Serkan’ın telefonu çalıyordu. Bir şeylerin ters gittiğinin ikisi de farkındaydı.  Serkan telefonun hoparlörünü açtı. “Alo,”
“Serkan, hemen Bekir’in evine gelin.”
“Ne oldu Yasin komiserim?”
“Bekir’in ev sahibi ölü bulundu. Zaman kaybetmeyin, hadi.”

* * *
Her zamanki o mide bulandırıcı koku… Havaya yayılmış ve tüm ağırlığıyla oturmuş küf kokusu… Etrafa dalga dalga yayılan bulanıklık…
Kadın yerde yatıyordu. Gözleri açık, bakışları korku doluydu. Bu insanların, polislerin burada olmasından rahatsız olmuş gibiydi. Yalnız kalmak istiyordu. Mahreminde, ininde, yuvasında yalnız kalmak…
Nejat da Serkan da korkmaya başlamışlardı. Önce Bekir’in garip ölümü, sonra da garip kayboluşu... Şimdi de bu kadının aynı şekilde ölmesi. Ne bir yara izi, ne bir kanama… İnsanlar çığlıklar duymuşlardı etraftan, fakat eve geldiklerinde gördükleri tek şey kadının cansız bedeni olmuştu.
Çaresizce ve korkuyla kendilerini bakan iki minik küre…
“Bu iş iyice zıvanadan çıktı.” dedi Başkomiser. Ali, Nejat’ın ve Serkan’ın üssüydü. Bu iş için onları görevlendirmiş, iki arkadaşsa şu ana kadar herhangi bir ilerleme kaydetmemişti.
“Başkomiserim, biz gerçekten ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Fakat çok garip olaylar oluyor.” dedi Serkan.
“Ne gibi garip olaylar?”
 Serkan toparlanarak “Bekir’in cesedinin kaybını araştırmak için hastaneye gittik. Ve başhekim bize kamera kayıtlarını gösterdi. Kamera kayıtlarında Bekir’in morgdaki dolaptan sadece iki saniyede kaybolduğu görülüyor. Birisinin bu kaçırma olayını iki saniyede yapması çok zor.”
Başkomiser düşünceli bir şekilde sigarasını yaktı. “Dahası da var,” dedi Nejat. “Kamera kayıtlarının ilerleyen kısımlarında, kapı önünden alınan bir görüntüde Be… Bekir’in ayakta ve sağ olduğunu gördük.”
Ali’nin suratı birden kireç kesti. Bembeyaz olmuş yüzüyle iki astını süzdü. Gözleri korkuyla parlıyordu. “Yine geldi.” diye mırıldandı. Ne dediğini bilmiyor gibiydi. Bilincini kaybetmişti sanki. “Bu sefer önceden yapamadığı işi tamamlamaya geldi.”
   
* * *
“Başkomiserim, iyi misiniz?” Nejat ve Serkan, Ali’yi kendi arabalarına indirmiş ve bir bardak kahve getirmişlerdi.
“İyiyim çocuklar, sağ olun.” dedi Ali.
“Neler oluyor amirim?” dedi Nejat.
“Başından beri şüpheleniyordum çocuklar. Gerçi artık her olaydan şüpheleniyorum, acaba arkasında o mu var diye; ama bu daha da farklıydı. Artık eminim. Tüm bu cinayetleri işleyen kişiyi biliyorum.”
Cinayet… Ali artık son derece kesin konuşuyordu.
“Kim? O diye bahsettiğiniz kişi kim?” dedi Serkan. Ali’nin titreyen dudaklarının arasındansa sadece bir kelime çıkabildi: “Karabasan…”
***
Arabanın hız ibresi 160’ı gösteriyordu. Nejat elinden geldiğince hızla Ali’nin anlattığı yere gitmeye çalışıyordu. Yirmi yıl önce karşılaşmıştı Karabasan’la Ali. O zamanlar çok deneyimsiz ama genç, güçlü bir polisti.
Aynı ölüm tarzları, aynı kaybolma olayları, aynı korkular… Bir büyücü sayesinde olayları durdurmuştu. Fakat düşmanı bu sefer kendisi için gelmişti. Bunu biliyordu, hissediyordu. Bu sefer onun korkuları vardı. Yıllar önce ne bir karısı, ne de çocukları vardı. Ailesi yoktu, kaybedeceği bir şey yoktu. Korkusu, zayıflığı yoktu. Oysa şimdi korkuyordu. Ailesine bir şey olmasından, onları yalnız bırakmaktan… Artık birçok korkusu vardı. Şu ana kadar öldürenlerin hepsi kendisini sınamak içindi. Karabasan onunla dalga geçiyordu.
“Korkularınız zayıflıklarınızdır.” dedi Ali Başkomiser. “Eğer Karabasan’ın karşısında kazanmak istiyorsanız, korkusuz olacaksınız. Onu ancak korkusuz olanlar öldürebilir.”
“Bu günkü kadın, Bekir’in ev sahibi, onun korkusu neydi?” diye sordu Serkan. Artık ikisi de karabasana inanıyordu.
“Kapalı alan korkusu, klostrofobi...”
 “Şimdi ne yapacağız amirim?” dedi Nejat. “Bahsettiğiniz kadının bize ne yardımı olacak.”
“Ondan aldığımız özel bir bıçakla karabasanı öldürebiliriz. Fakat Güneş batmadan orada olmalıyız. Yoksa benim için gelecek anlıyor musun?”
Nejat başını salladı. Fakat güneş batmadan varmaları imkânsızdı. On dakikaları vardı, oysa gitmeleri gereken yol 65 km idi. Ali’nin daha fazla korkmaması için bu gerçeği söylemiyordu.
Zaman ilerliyor, güneş batıdan kayboluyordu. Ali gözlerini kapamıştı. Korkularından arınmaya çalışıyor, fakat başaramıyordu.
“Bu sefer başaramayacağım.” dedi. Tam o sırada artık güneş görünmez oldu.
Güm… Araba büyük bir sarsıntıyla sallandı. Nejat son anda direksiyonu toparlayabildi.
Güm… Bu sefer toparlayamamıştı. Araba taklalar atarak yuvarlanmaya başladı. Nejat, Serkan ve Ali arabada kanlar içinde yatıyordu.
Üzerlerine gelen bir soğukluk hissetti üçü de. Ölümün soğukluğunu… Çaresizce çırpınan balıklar gibi hareket etmeye çalışıyor, fakat kırılan kemikleri buna izin vermiyordu. Üzerlerine gelen karanlığın kalplerini yerinden çıkardığını, korkularının kendilerini öldüreceğini hepsi fark etmişti.
Son bir çabayla mırıldandı Başkomiser Ali. “Korku zayıflıktır…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder